Laos « CIA Operasyonları
1957 ve 1965 yılları arasında, Laos'ta hükümetler çılgın bir hızla birbirinin peşi sıra gelip gitti. CIA'nın desteğiyle her yıl en az bir darbe yapıldı. Sorun, Pathet Lao adlı solcu bir grubun, koalisyon ortağı olabilecek oranda oyunu korumasıydı.
Pathet Lao veya başka bir solcu grup yönetime girecek kadar oy aldığında ya sağcı bir darbe oluyor ya da elveriyorsa gelecek seçimler iptal edilerek parlamento dağıtılıyordu. Seçimler yapıldığı zaman da, CIA seçime hile karıştırıyor, karşıt propaganda kampanyası yürütüyor ve kendi adaylarının seçilmesi için seçmenlere rüşvet dağıtıyordu.
Fakat CIA, yalnızca bu çürük yöntemlere bel bağlamıyordu. 1950'lerin sonlarından başlayarak, Pathet Lao kuvvetlerine saldın amacıyla, paralı askerlerden 40 bin kişilik bir ordu kurdu. Armee Clandestine (Gizli Ordu) diye bilinen bu kuvvetin yansını Taylandlılar, geri kalanını da Tayvan, Güney Kore ve ABD'ye bağımlı öteki ülkelerin vatandaşları oluşturuyordu. Gizli Ordu'nun büyüklüğüne karşın, Pathet Lao, direnmesine yetecek halk desteğine sahipti.
1964'e gelindiğinde, sağcı bir kukla rejimi iktidara getiren bir başka CIA darbesinden sonra, Pathet Lao tümüyle yasal sistemin dışına sürüldü. Onlar da, Laos topraklarında üslenen CIA destekli sabotaj ve cinayet timlerinden endişe duyan komşu Kuzey Vietnam'dan yardım almaya başladı. Pathet Lao kayda değer basanlar elde edince, Amerikan ordusu gizli de olsa doğrudan müdahale etti.
ABD, 1965'ten 1973'e kadar Laos'a iki milyon tonu aşkın bomba attı. Bu, İkinci Dünya Savaşı'nda tüm tarafların attıklarından fazlaydı. Bombardıman o denli canavarcaydı ki, nüfusun dörtte biri mülteci durumuna düştü; binlerce insan bir süre mağaralarda yaşadı.
CIA'nın Laos'taki bu savaşı "gizli" olduğu için, Vietnam Savaşı'na göre çok az dikkat çekti. Gizlilik, savaşa katılan çok sayıda Amerikan askeri için de talihsizlik oldu.
Öldürüldüklerinde, Vietnam Savaşı'nın kayıptan listesine giriyorlardı. Fakat 1975'te Pathet Lao nihayet iktidarı ele geçirince, esir değişimi anlaşması yapılamadı. Çünkü Laos'ta gizli bir savaş yürüttüğümüzü kabul edemezdik.
Laos'ta sağ yakalanan Amerikalıların çoğu, Gizli Ordu'da uyuşturucu kaçakçılığına karıştı. Hâlâ sağ olanları varsa bile, CIA onların varlığını inkâr edecektir.
Laiklik « Görüşler ve Doktrinler
Yakın zamanlara kadar hemen hemen hiçbir ülkede din işleriyle dünya işleri birbirinden ayrılmış değildi. Toplumların yaşamı din kurallarına göre düzenleniyordu. Ortaçağ'da kilise devletten önce gelirdi. Osmanlı padişahları önemli konularda şeyhül-islâmdan fetva alırlardı.
Laikliğe doğru ilk adımlar Rönesans döneminde atıldı. Avrupa'da XVII. yy .da hem bilim, hem siyaset alanında dinin etkisi azalmağa başladı. Giderek gelişen bilimler ve onun ardından toplum yaşamı dinden bağımsız hale geldi.
Türkiye'de laiklik
Cumhuriyet'ten önce, hattâ Cumhuriyet'in ilk yıllarında Türkiye'de din ve dünya işleri birbirine sıkıca bağlıydı. Din, devlet yönetiminde ve dünya işlerinin düzenlenmesinde şeriat yoluyla etkisini sürdürüyordu. 1876 tarihli ilk Osmanlı Anayasası, padişahı halife olarak dinin, sultan olarak devletin başı sayıyordu.
Cumhuriyet'in ilânından sonra 1924 yılında hilâfetin, Şer'iye ve Evkaf vekâletlerinin, medreselerin kaldırılması, öğretimin birleştirilmesi laiklik yolunda atılan ilk adımlar oldu. Bu durumdan memnun kalmayan birtakım tarikat şeyhlerinin ve dervişlerin gerici davranışlara girişmesi üzerine, 1925 yılında tekke ve zaviyeler kapatıldı. Genç Türkiye Cumhuriyeti devletin din vesayetinden kurtulmasını istiyordu. Amacı dini yıkmak değil, onu devletten ayırmak, dini yalnız inanç ve ibadet konularıyla sınırlandırmaktı.
1928'de yapılan bir değişiklikle o zamanki Anayasa'da yer alan «Türkiye Devleti'nin dini İslâm dinidir» cümlesi Anayasa'dan çıkarıldı. Zaten daha önce, 1926 yılında çıkarılan Medeni Kanun'la evlenme, boşanma ve miras işlerinde şeriat hükümlerinin değil, bu kanun hükümlerinin uygulanacağı kesinleşmişti. Daha sonra 1937'de laiklik ilkesi açıkça Anayasa'ya kondu.
Pan Am 103 Seferi « CIA Operasyonları
Suriyeli terörist Manzir el-Kassar büyük bir tezgâh kurmuştu. Frankfurt'tan New York'a eroin kaçakçılığı yaparak milyonlar kazanıyordu ve işin tümü CIA tarafından korunuyordu. Bu, Oliver North'un İran/Kontra pazarlıklarında aracılık yapmasının ve Beyrut'taki Amerikalı rehinelerin bırakılmasını sağlamada etkisini kullanacağı beklentisinin karşılığıydı. el-Kassar Frankfurt'ta birbirinin aynı iki bavulu kullanarak New York'a eroin sevk ediyordu. İçi uyuşturucu dolu bavulu, kontrolden geçirilmiş olan benzeriyle değiştirip Pan Am'ın New York uçağına yerleştiriyordu.
Beyrut'taki Amerikalı rehineleri kurtarmakla görevli CIA ajanı Binbaşı Charles McKee, kaçakçılık operasyonunu duyunca olay çıkardı. Bunun Beyrut'taki görevini tehlikeye sokabileceğini düşündü. Yana yakıla CIA'ya şikâyet etti, ama aldığı yanıt yalnızca sessizlik oldu. McKee ile timinin öteki dört üyesi, düşünmeden ve CIA'nın kurallarına aykırı olarak, ABD'ye dönüp el-Kassar'la yapılan anlaşmayı açığa çıkarmayı kararlaştırdılar. Uçuşlar" Londra'da Pan Am'ın 103 sefer sayılı uçağına aktarmalıydı.
Eroin sevkıyatından haberdar olan Frankfurt'taki bir Alman hükümet ajanı, 20 Aralık 1989'da, değiştirilip Pan Am 103 uçağına yerleştirilen bavulun her zamankinden çok farklı olduğunu görünce CIA'nın bağlantı görevlisini aradı. Pan Am 103 hakkında bomba ihbarı yapıldığı için iyice telaşlanan Alman ajan, CIA görevlisine neler olduğunu sordu. CIA görevlisi, "Meraklanma. Olağanüstü bir şey yok, uçağa müdahale etme. Bırak gitsin" diyerek Alman ajanı yatıştırdı.
Pan Am 103 Londra'dan ayrıldığında uçakta yalnız McKee timi yoktu. Amerikan Adalet Bakanlığı adına çalışan bir Nazi avcısı ile Güney Afrika'da arabuluculuk yapan bir BM diplomatı da New York'a uçuyordu. Güney Afrika Dışişleri Bakanı yer ayırtmış, ancak şans eseri son anda iptal etmişti.
Uçak İskoçya'nın Lockerbie kasabası üzerinde patlayıp 270 yolcu öldüğü sırada, bir CIA ekibi, bir saat içinde ulaşacağı enkaza doğru yola çıkmıştı. Pan Am çalışanı kılığındaki ajanlar enkazda bulunan kanıtları yok ettiler ve yerlerine sahte ipuçları bıraktılar.
O Temmuz'da Amerikan savaş gemileri tarafından bir İran uçağının düşürülmesinin intikamı olasılığından yola çıkılarak, başlangıçta araştırmalar Suriye ve İran'a odaklandı. Fakat Körfez Savaşı sırasında Suriye'nin işbirliğine gereksinim duyulduğu için, suçlamalar gözde şamar oğlanımız Libya'ya yöneltildi.
Pan Am şirketi kendisinin yürüttüğü soruşturmada, el-Kassar'a giden bağlantıları ortaya çıkardı. Ancak olayla ilgili CIA belgelerini elde edemedi. Uçakta ölenlerin yakınları tarafından açılan çok yüklü bir tazminat davasını kaybetti. Hemen ardından iflas etti.